20 Ocak 2017 Cuma

Hasan Varol ile Söyleşi Fatma ARAS

HASAN VAROL  DİRENCİN SAVAŞÇISI          FATMA ARAS


Hasan Varol’un adını şiir dünyasından duymuş, şiirlerini daha önce okumuştum. İlk yüzyüze gelişimiz Şair Veysel Çolak’ın yönettiği Karşıyaka Şiir Atölyesi'nde bir etkinlik sırasında oldu. Kısa bir sohbetten sonra neden şiir üzerine bir sohbetimiz olmasın diye düşündüm ve günlerdir önümde Hasan Varol’a ait beş kitap duruyor; şiirlerini sırasıyla veya seçerek tekrar tekrar okuyorum. Bir bakıma o şiirlerde kendime yakın olan yerleri, toprak özlemini, bendeki göç acısını, kısacası öfkemi arıyorum. Kirlenen dünyanın düzenine karşı duruşunu kendi deyimiyle “şiirin uykusunu kendi uykusuzluğunu” yüreğinde damıttığı şiirini tek tek kitapları bazında değil ama genel anlamda, sevgili Hasan Varol’la konuştuk.


F.A. Önce kendinizden ve yazım hayatına ne zaman başladığınızdan söz edebilir misiniz?


H.V. Manavgat’ın Ahmetler köyünde doğmuşum 1952 yılında, Mayıs ayı olmalı annemin dediğine göre. İlkokulu köyümde okudum. Çobanlığa başlamışken, okumak için sınava girdim ve Aksu Öğretmen Okulu  yatılı sınavını kazandım. Okulda Zehra Ünüvar, Salih Sarıca edebiyat öğretmenlerimdi. İkisi de etkin, saygındı, çok severdim kendilerini.
O yıllarda hem okulda hem köyde yaz ayları bolca okurduk. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Nazım Hikmet. Sonra Çetin Altan’ın “Taş” köşesini okurduk Akşam gazetesinden. Varlık yayınlarından kitaplar okurduk. Okulun zengin bir kütüphanesi vardı. Batı ve Doğu, Rus klasikleri vs hepsi vardı. Sanırım bunlar beni edebiyata hazırladı. Yine Yunus, Pir Sultan, Karacoğlan, sonra Kaygusuz Abdal, sonraları Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Oktay Rifat… 1971 yılı ve devamında okuduklarımın etkisiyle yazmaya da heves ettim. Arkadaş Z. Özger’in Nadas yayınlarında mıydı o kitabı  “Şiirler”, arkasına bir şeyler karalamışım. Adıyaman ili Besni ilçesinin bir köyünde ilk öğretmenliğe başladım. Okumaya devam Daskalof, Gorki romanları, edebiyat dergileri okuma, şiir denemeleri. Sonra Antalya’ya dönünce öykücü Duran Yılmaz  ve Metin Demirtaş’ı tanıdım. Zaman zaman Duran Yılmaz bana Yeni Dergi (Memed Fuat’ın o güzlim dergisi) verdi, okudum. Sonra Militan, Varlık ve diğer dergiler. Cumartesileri Duran ve Metin ile Antalya’da buluşmalar… Sonra oraya buraya şiirler yollamaya cesaret ettim. Türk Dili, Türkiye Yazıları, Sanat Emeği, Yarın, Hakimiyet Sanat, Yusufçuk, Somut, Dönem dergilerinde birer ikişer şiir yayımladım. Somut dergisindeki şiirim için Doğan Hızlan bir yazısında andı adımı. Yusufçuk dergisinde şiirim yayımlanırken “Kanat alıştıranlar” dedi Ali Püsküllüoğlu. Milliyet Genç Şairler Antolojisine girmiştim. Ardıç Türküleri yayımlandığı yıl, eleştirmen Mustafa Öneş, Milliyet Sanat dergisinde yılın kitaplarında, Ardıç Türküleri kitabımı  bir paragraf da olsa anmıştı. Yine TRT Antalya Radyosunda Nuri Erkal ve Saffet Uysal  (programcı) beni tanıdılar, sık sık canlı yayına davet ettiler, derken her yerde şiir konuşmaya başladık. Sonra bir Hüseyin Demirhan abimiz vardı (ışıklar içinde yatsın) Balıklar Gibi şiirimi çok sevmişti. Fransız şiirini iyi bilen, Nurullah Ataç’tan TDK Çeviri Ödülü alan bir ağabeydi. Çok güzel çevirileri vardır. Antalya’da Kırkmerdiven, Morca, Mavi Portakal, Yeni Biçem gibi dergilerde de şiirler ve yazılar yayımladım. Bir de hiç unutamam, Ceyhun Atuf Kansu’ya, Özgür İnsan dergisinde yazardı o yıllar, bir on kadar şiir yollamıştım, bir güzel yazı yazdı şiirlerimle ilgili; adı da Şiir ve Kavga idi. O yıllarda gidip ziyaret edemedim, çok mahçubum, ezikliğini duyuyorum.
Şimdi çok iyi anımsıyorum o yıllarda Ramis Dara, Veysel Çolak, Yusuf Alper, Akif Kurtuluş ile şiir üstüne mektuplaşırdık. Sıcak bir dostluğumuz oluşmuştu.
Derken 1977-78 ve sonrasında artık dergilerde şiir yayımlayan, biraz da tanınan bir kişi olmuştum. 12 Eylül beni de içeri aldı tabii, kitaplarım, dergilerim gitti. Biraz da örselendim, heyecanım gitti. Korkunç yıllardı o yıllar. Bu yıllar, o yıllardan daha korkunç desem inanın yeridir.


F.A. Ardıç Türküleri ile Kalbim Uçurtma adlı kitaplarınızın arasında bir yıl, sonraki kitaplarınız, Çiçek Atlasım ve Aşka Süt Portakal Çiçeğim’in aralarında ikişer yıl varken, Deniz bir öncekinden beş yıl sonra geliyor. Bu sürede şiirden mi koptunuz diyemeyeceğim; şairin şiirden kopması pek olası değil, ama bu denli sık ürün verdikten sonra araya giren zamanı merak ettim. Bize bu kitaplar arasındaki yolculuğunuzu açar mısınız?


H.V. Ardıç Türküleri -  Ekim 1991, Kalbim Uçurtma – 1992, Çiçek Atlasım – Haziran 1994,  Aşka Süt Portakal Çiçeğim – Ağustos 1996’da ve Deniz – Ağustos 2011.
Ardıç Türküleri, ilk şiirlerimin bir bölümüdür.

Ben 1977’lerde dergilerde şiir yayımlamışım, o zaman Ardıç Türküleri geç kalmış bir kitap aslında, buna Ramis Dara da değinmişti bir yazısında. O yıllarda Adnan Özer, Hüseyin Haydar, Yaşar Miraç gibi arkadaşlar da şiirler yayımlıyorlardı ve şiirlerinde bulundukları coğrafyadan taşınmış yerel tad veren sözcükler vardı.  Benim şiirlerimde de var bir iki sözcük, bakılabilir. Sonradan bir “yerellik” tartışması oldu. Ben şiir üzerine bir kez daha düşündüm bu yıllarda, sıkı bir okuma yaptım. “Acaba” dedim, “acaba anlaşılmıyor muyum?” Hatta bir arkadaşım “tütmek” sözcüğü üstüne beni yerellikle suçladı. Evet “tütmek”  yani “burnunda tütmek”. Bir Allahın kulu, “yahu Türkçe Sözlük’e bakınız” demedi, Türkçe öğretmenleri de dinledi konuştu, şairler de dinledi konuştu bu tartışmaları. “Burnunda tütmek: Çok özlemek” Türkçe Sözlük, TDK ,1974,  s 143
Sonra Kalbim Uçurtma’yı yazdım, kendimce, “konuşma dilinin sözcükleriyle” şiirlerimi yazdım dedim. Böyle de konuşuldu üzerinde. Bir kent kokusu vardır, imgeler vardır. Merak eden bakabilir. “Beynim bir atın süvarisi” , “Deniz aydınlanmış Balık gözleriyle” vs

Çiçek Atlasım şiirleri ayrı bir tatta, çiçeklerden, damak tadı bırakır. Çocukluğumu geçirdiğim Toroslar, Alaaddin’in kenti, Selçuklu yapıların coğrafyası… Bu şiirlerin bazıları Milliyet Çocuk dergisinde yayımlanmıştı.
Aşka Süt Portakal Çiçeğim, kent insanının sancılarını, kent yaşamına uyumu, çağın sorunlarını, bireysel bunalımlarımızı, aşkımızı, sıkıntılarımızın izlerini taşır. Elbette içinde ben de varım. Bu kitabımdaki “Sarı yonca çiçeğim” Çince’ye çevrildi Dr. Dursun Köse tarafından.  
Bu ara ben hem dinlendim hem de yeniden okumaya verdim kendimi. Bakınız, iyi bir şiir sağcı şairce de solcu şairce de yazılmış olabilir. Sezai Karakoç’un Balkon şiiri iyi bir şiirdir, şairi Cumhuriyete değerlerine karşıdır, Nazım Hikmet solcudur onun da güzel şiirleri vardır. Demem o ki, her solcu “iyi şiir yazar” diyemeyiz, her sağcı şairin de iyi şiir yazmadığı gibi. Benim özlediğim Nazım gibi, Neruda gibi bir şair, o da yüz yılda bir geliyor dünyamıza.  
Şiirin çağrışım ile duyuran, hissettiren, haz veren bir şey olduğunu, bazen hiçbir şey anlamasak bile sevdiğimizi biliyorum. Şiiri sevmek için ille de anlam gerekmez, diyorum. Demek ki, okuyucunun belli bir donanıma sahip olması gerekiyor günümüzde, bu şair de olsa böyle. Şiiri, öncesine ulanan ve yeniye doğru akan bir ırmak gibi düşünmek gerek. Sonra şiirin bir dil işi olduğunu, şairin şiiri dil ile kurduğunu, konuşma dili sözcüklerinden yaralandığını ama yeni bir dil yarattığını biliyorum.”Konuşma dilinde büyüyü yaratan salt sözcüklerin dizimidir” der, Sabahattin Kudret Aksal. Sonra Behçet Necatigil: “Mesele konuda değildir, anlatış biçimindedir, teknikte yani. Kelimelerin seçilmesinde ve istifte. Bütün iyi şiirler biçim bakımından sağlam olan şiirlerdir.” Bir söyleyiş güzelliği yakalamak, aynı sözcükleri kullandığı halde kendi şiirini yazmak şairin hüneri, yeteneği olmalı. Her sözcük şiirde kullanılabilir, ama öyle kullanacaksın ki dize bir kuş olup uçacak, dizeye ağırlık verip uçmasını önlemeyecek. Şiir biraz da müziktir. Bir giz saklıdır, daha onu bulan olmamış. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” şiirdir de “Merdivenleri ağır ağır çık” şiir olmuyor. Yine “Kayboldu parklarında dolaştığım şehir” dize olmuyor ama “Kayboldu parmaklarımda dolaştığım şehir” güzel bir dizedir, yani şiirdir.  İşte bu uzun arada okudum, Nurullah Ataç’ı keşfettim, Türkçemizin Ataç’a çok şey borçlu olduğunu öğrendim. Orhan Veli’nin “konuşma dilinin şiirini” yazdığını,  şiirin bir “dil işi” olduğunu öğrendim.


F.A. Ceyhun Atuf Kansu’nun “Şiir ve Kavga”   adlı yazısından sizin için yazdıklarının kısa bir bölümünü okurla paylaşmak istedim. “Özgür İnsan’a gönderilmiş şiirler arasında Hasan Varol'un şiirleri, bu açıdan ilgimi çekti. Bir direnmenin içinden geliyorlar ve bir kavgaya gidiyorlar:
Hasan Varol'un bahar imgesiyle boşalttığı silâh saklancası, gerçekten işimize yarayacaktır: Baharı sevmek, direncimizin, savaşımızın silâhıdır artık...” (1)

Gerçekten de sizin şiiriniz bir direnç şiiri. “Baharı sevmek” emperyalizme, savaşa, kısacası kirlenen hayata dayatılan bir silah olabilir mi, bu güce inanıyor musunuz?



H.V.  Önce bu güzel insanı, yüreği Türkiye kadar büyük şair Ceyhun Atuf Kansu’yu saygıyla anıyorum.

Benim Ardıç Türküleri kitabıma giren şiirlerimi değerlendiren bir yazı bu. Bu yazıda alıntılanan bazı şiirleri de kaybettim 12 Eylül’de. Olsun. O yıllarda, sokakta ve içimizde olan bir baskı vardı. O yılların ruhunu taşır Ardıç Türküleri’ndeki şiirler. Sonra her şairin de bir ütopyası vardır ve de mücadelesi, sokakta. O günlerin duyarlıkları, o olayların bize duyurdukları saklıdır bu şiirlerde. Şair Yunus Koray “ Senin şiirin samimidir, içtendir” der. Biraz da tanığımdır o yıllardan Yunus. O yılların zorluklarında, acılarında, sıkıntılarında, kötüye, çirkine karşı bir dirençtir, bu doğru. Günler zorludur, sokakta ölümler vardır, Ahmet Erhan o yıllarda “Bugün de ölmedim anne” diye şiir yazmıştır. Kimi kör kurşuna gitmiş, kimisi hapishanede işkencelerle ölmüştür akranlarım; ayrılıkların, gurbet yaratan yılların acıları, sevinçleri saklıdır, bir yaşama, varolma direnci gösterdiğimiz yılların şiiridir, bu doğru. “Baharı sevmek” doğanın kış içinden, zorluklar içinden bahara geçmesi, bizim de karanlık yıllardan direnmekle güzel bir yaşama ulaşmamız demekti. Bu güce inanıyorum tabii. Yoksa o karanlık yıllar hep kalır  hiç gitmezdi. Kimimiz yandık, ama yanmadan da güzelliğe ulaşmak olmuyor ki. “Sen yanmasan /Ben yanmasam / Nasıl çıkar / Karanlıklar aydınlığa.” diyordu şair. Türkü, Ay geceleri. Aşkla şiirinde; “Aşkla sorgula hayatı / Nedir çiçeği ezen  dünyada” diyordu.



F.A. Musa Seyirci, “Ardıç Türküleri”  yazısında şöyle diyor:
“ Onun şiiri Karacaoğlan’ın, Abdulkadir Bulut’un şiirinin son halkasıdır…” (2)

Bu konuda belirleyici olan nedir, bu sizi yazım hayatınızda telaşlandırıyor mu?


H.V. Benim Karacoğlan’dan öğrendiğim bir dize var:

“Kim var imiş biz burada yoğ iken.”

Her şair kendinden önce yaşayan şairlere ulanan bir halkadır. Sözle  eklenen, şiiriyle. Şairin bir birikimi olacak, öncesinde yaşamış şairlerin şiirlerini bilecek, şiiri söylemeyi onlardan öğrenecek, kendi şiirini var edecek. Sonra yeteneğince şiire bir şeyler katacak, gününe not düşecek ve geleceğe yol gösterecek. Büyük laf oldu gibi ama, böyle. Kendisi de Yörük çocuğu olan sevgili Musa Seyirci’nin tespitiyle şiirimi, şiirimde duyup hissettikleriyle, anladıklarıyla (kaba oldu ama), aldığı hazla, şair Abdülkadir Bulut’a, oradan da Karacoğlan’a bağlıyor. Bunu başarabildiysem ne mutlu bana! İsterim tabii. Sözcüklerimiz, yaşantı birliğimiz, ortak coğrafyanın kattığı var bunun içinde. Karacoğlan türküler söylemiş, ne güzel de söylemiş.

“Çukurova bayramlığını giyerken” ya da
“Bülbül ne gezersin Çukurova’da” 

çok duygulu, incelikler taşıyan şiirler. Bakınız:

“Sevsem öldürürler sevmesem öldüm!”

Ne büyük laf!  Demem o ki, bu güzelliğe eklenebilirsem ne mutlu, layık olmaya çalışacağım.



F.A. Ardıç Türküleri" kitabınızda: "Bilmiyorum bilmiyorum - Yaşamadığım çocukluk anılarım ne zaman bitecek- Ne zaman silinecek dağların türküsü kalbimden"  derken,  sanki çocukluğunuzun elleri bu güne kadar hep elinizde; çocuk yanınızı bu kadar diri tutmanız sizi şiirde nasıl etkiliyor?



H.V. Hep çocukluğumuza dönüp yaşamak istiyoruz. Yoksul olsak da saf, temiz bir çocukluk yaşadım. Belki de o güzel yılları, mutlu yılları özlüyoruz, kim bilir? Şair Amado: “Şairin anayurdu çocukluğudur” diyordu ya bir şiirinde. Anayurt, ana kucağı, anasütümüz sözcüklerimiz…


F. A. Şiirde amacınıza ulaştınız mı?


H.V. Şiirde amaç, evet, öyle bir şeyi düşündüğüm oldu mu, olmadı mı, olmalı mıydı; düşünmedim. Şiiri, “anlatmaktan” da öte bir şey olarak anlıyorum ben. Bir giz, şairin sözcükleri dizimiyle elde edilen, bir müzik, haz veren, duyulan, sezilen, hissedilen, anlam olmasa da sevilen… Anlam aranmayacağını söyledim demin bir şiiri sevmek için. Şiir, dil ile yeni bir şey ortaya koymaktır. Yaşam boyu bu sürer artık, bırakamam. Günlük  şiir yazmasam da zihnim hep şiirle meşgul. Güzel olanı aramakla, seçmekle, bulmakla meşgul. Bir araya gelmemiş sözcükleri bir araya getirmek, alışılmamış bağdaştırmalar yapmakla benim olanı beni verebilmek.


F.A. Şiiri şiir kılan başlıca unsur nedir?

H.V. Zor bir soru. Bilen varsa beri gelsin, bana da söylesin. Türkçeyi iyi bilmek, ustalarından okumak, dilimizi iyi kullanmak. Şiir, insanın hallerini anlattığına göre, anlamdan da öte, duyurup, hissettirip, haz verdiğine göre, bir gizdir bir dizede bizi çarpan, damak tadı bırakan ya da bize bulaşan, kendini tekrar okutturan o şey. O da Sabahattin Aksal’ın söylemiyle “Konuşma dilinde büyüyü yaratan salt sözcüklerin dizimidir. Bir söyleyiş güzelliği elde etmektir”  Sözcüklerin dizimiyle elde edilen bu elektrik akımı gibi bir şey. Sözcükler elbette ilk akla gelen, ama onları dizen şairin yeteneği, sözcüklerin dizimiyle elde edilen “yaşanmışlık”tan beslenen, şairini de, okuyucuyu da tüm evreni içine alan, daha bir şey, anlamı da aşan bir şey. Şiirde gerçekte müzik çok önemlidir, sözcükleri kanatlandıran odur. İyi şiirler, bizi saran şiirler “yaşanmışlık”tan beslenirler ama onların diziminde bir tartı, bir ölçü yemeğin yağı tuzu gibi hep ayarlıdır. Şairin yaşama bakışı, dünya görüşü, güzellikten yana tavrı, kısaca, şairin rengi vardır dizelerinde.


F.A. Son olarak yeni bir kitap hazırlığınız var mı, varsa okurla ne zaman tanışacak?


H.V. Bu günlerde hep okumayla meşgulum. Belki bir kitaplık şiir çıkar ama daha titiz davranmak gerek artık. Okuduklarım içimde dinlene dursun, içselleşsin bakalım. Yenilerini yazmak isterim. Belki zor olmaya başladı titizlenince ama iki kitap daha yazmak isterim. Bir, iki şiir kalsa yeter. Her şair ister bunu. Metin Demirtaş, bir yazısında, Hasan Varol deyince “Yarpuz tüter abam” kalmış bende diyor. İşte böyle bir sözcük, bir dize, bir şiir kalsın isterim.


F.A. Ardıç Türküleri’nden Deniz’e ulaşan bu ses hiç solmasın. Yazım hayatınızda başarılar diliyorum.


H.V. Şiir üzerine konuşma fırsatı verdiniz, ben çok teşekkür ederim.

Yapıtları:
Ardıç Türküleri- 1991, Güneş Yayıncılık
Kalbim Uçurtma- 1992, Broy Yayınları
Çiçek Atlasım- 1994, Güneş Yayıncılık
Aşka Süt Portakal Çiçeğim- 1996, Güneş Yayıncılık
Deniz- 2011, Artshop Yayıncılık  





[1] Ceyhun Atuf Kansu,  Özgür İnsan Dergisi, sayı:49, Kasım 1977
[2] Musa Seyirci, Güneyde Kültür Dergisi, sayı: 33, Kasım 1991

Cumhuriyet Kitap dergi, 17 Ocak 2013, sayı 1196 
Continue Reading...

Malte Laurids Brigge’nin Notları

R. M. Rilke

“…Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehirler görmeli, insanları nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli. İnsan bilinmeyen yerlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır yaklaşmakta olduğunu sezdiği ayrılıkları düşünebilmeli, hâlâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; sevindirici bir şey söyledikleri vakit (fakat bir başkası için büyük bir sevinç bu) anlamayıp kırdığımız ana babaları; o kadar çok, derin ve ağır değişmelerle garip tuhaf başlayan  çocukluk hastalıklarını, sessiz ve kapanık odalarda geçen günleri; deniz kıyılarındaki sabahları; denizi; denizleri, yukarlarda çağlayan, yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini düşünebilmeli; - bütün bunları düşünebilmek de yetmez. Anılar  da olmalı; birbirine benzemeyen birçok sevda gecelerinden, doğuran kadınların çığlıklarından, içlerine kapanık hafif beyaz uyuyan lohusalardan gelme anılarımız da olmalı. Hem sonra ölenlerin yanında bulunmalı; açık penceresinden içeri kesik kesik gürültüler dolan odalarda, ölülerin baş ucunda oturmuş olmalı. Bu da yetmez. Çoksa onlar, onları unutabilmeli, sonra da dönüp gelmelerini beklemekten yana büyük sabır göstermeli. Çünkü anılarla da bitmez. Onlar ancak içimizde kan, bizde bakış davranış oldukları, isimsizleştikleri, artık bizden ayırt edilmedikleri zaman, işte o vakit, çok seyrek bir saatte, bir mısraın ilk kelimesi, anıların arasından, anılardan çıkıverir.


R. M. Rilke
Çev: Behçet Necatigil, de Yay. 1966, s 17-18
Continue Reading...

27 Mart 2016 Pazar

Derûni Âhenk




Yahya Kemal

DERÛNİ  ÂHENK

Nedim’in, dillerde gezer, mâruf bir mısraı vardır; bu mısrâda Nedim, bir anda duyduğu şedîd  bir şevki ifâde etmiştir. Mısrâ budur:
Dökülen mey kırılan şîse-i rindân olsun
Bu mısrâda altı kelime vardır. Bu altı kelimeyi şâir derûnî âhenk kudretiyle muayyen bir istifle tecelli ettirmiştir. Bu kelimelerin hiçbiri yerinden oynayamaz. Bu kelimelerin hiçbiri fazla veyahut eksik değildir. Altısı birden bir mûsıkî cümlesi teşkil etmektedirler. Baştaki dökülen bin türlü mânâda kullandığımız dökülen değildir. Nedîm’in tam o şevk ânını ifâde ettiği bir tınnettedir. Mısraın sonundaki olsun’a kadar her kelime böyledir. Yâni her bir münhasıran o mısraın mûsıkîsini ifâde eden ayardadırlar. Şimdi bu mısraı bozalım. Eski sarf muallimlerinin okudukları ve okuttukları gibi okuyalım; yâni veznin âhengine irca edelim:
Dökülen mey – kırılan şî – şe – i  rindâ – a  olsun
diyelim. Bu okuyuşta mısraın asıl mâhiyeti olan derûnî  âhenk  kaybolmuştur. Demek mısrâ da ortada yoktur.
Bu mısraı ikinci bir türlü bozalım.
“Varsın, dökülen şarap olsun, kırılan da şarap şişesi olsun.” diyelim. Bu cümlede Nedîm’in mısraının tam bir mânâsı vardır. Lâkin şiir tamâmiyle kaybolmuştur. Artık tamâmiyle anlıyoruz  ki: Şâirin bir mısraa verdiği istif ve derûnî âhenk zâil olunca şiir zâil oldu demektir. ”  S 4
Yahya Kemal, (Şiir Okumaya Dair)  Edebiyata Dair içinde.

Sözcüklerin anlamları:
âhenk- uyum, muayyen- belli, istif-düzene koyma, tınnet-tınlama, mısraı-dize, münhasıran- yalnız, ircâ- döndürme, indirgeme, mahiyet- nitelik, öz, derunî-içten, nevi-çeşit, maruf-tanınmış, şedid-sert, çetin, sıkı,  izâh- açıklama.



Continue Reading...

26 Mart 2016 Cumartesi

İncir Kuşu-Toplu Şiirler Üzerine

İNCİR KUŞU -  TOPLU ŞİİRLER ÜSTÜNE *           

Halim YAZICI

        Türkülerle kol kola yürümek isterseniz Torosların koynunda, ardıç ağaçlarının ve sıla seslerinin cıvıltısına, insan kalbinizin cıvıltısını da eklemek arzusundaysanız eğer, şöyle bir nefesinizi tutup;

“Ay geceleri, ay geceleri / Kış ay geceleri / Yıldız doğmaz dağlara / Ay geceleri / Kozaların ak bulut yarıldığı gece /Armutların ak çiçek açıldığı gece / Karların ışıl ışıl yandığı gece / Vurgunum ay geceleri / Durgunum akacağım / Bendimi yıkacağım / Dağbaşı ay geceleri / Elde filinta dağlarda / Fabrikalarda geceleri.”

        Geceleri ve dağları birbirine eklersiniz Hasan Varol’un şiirlerinde ve de köylü kalbinin toprak kokan dağ  nefesini dizelerin nefesinizde.
        O torbasında imgeler taşır. Serik şehrinden turnalarla uçar, uçar türkülerine konar özgürlüğün kalesine. Kalbi paramparça olur, en yılgın anında “Vücudum kalk / daha bir atıl hayata / Yaralarım ey’olur / İnancım yaşadıkça” diyendir.
        Kırlangıçların kanadında, bir o dağda bir bu dağda, Torosların kalbinde çoğalan ayrılıkların, acıların, sevinçlerin dalında büyüyen çocuk kalbi aşkla, hep aşkla büyür. Kayalardan sızan sular gibidir Varol’un dizeleri. Yanan, parlayan, kıvılcımların kışkırttığı hayatı aşkla sorgulayandır. Çiçekli papatya dünyasından boncuklu geceye uzanan aşkları buğdayımsı baharmış gibi büyük Torosların eteklerinde. Sakin bir su gibi büyür martıların çığlıkları, uzar sütlü mısır zamanı ellerinde usta’nın.
        Varol, şiirlerinde yaşadığı hayatın detaylarını inceliklerle süsleme derdinden çok, yalın bir suyun yüzü gibi, kendiliğinden kayan rüzgâr güllerinin hızıyla salınır. Olağandır, yapmacıktan, pazarlamadan, pazarlama taktiklerinden uzak, ağırbaşlı ve devrimcidir.
     Salkımsöğütlerin, böğürtlenlerin, çırılçıplak düşlerin, balık gözlerinin şiirini taşır usulca çocuklara.
     İlk şiir kitabı Ardıç Türküleri’ndeki şiirin ruhu nerde duruyorsa, hangi denizin hangi dalgasını kucaklıyorsa, son kitabı olan Deniz’de de aynı ruh aynı heyecan, aynı dağ yorgunu ağırbaşlılık okuyucuyu kucaklıyor.
        O’nun her zaman, hemen her gün gizli konuştuklarını, gizli konuşacaklarını, ilk yeminlerini paylaşacağı büyük umutları var. Şiirini ve aslında hayatın damarlarını da bu umut bulutları emziriyor. Kınalı kekliklerin yoldaşı, geceleri yıldızların aşkla gülüşü, dağları devirir şiirinde.
        Akdeniz’in buğulu yüzü, yaylaları, sağılan keçileri ve gölgeleri ağılların toprağından fışkırır geceleri. Ay ışığı sarar dağları, ay ışığı ile dolarken çobanların gizli üflenen kavalı, nerdeyse Pan çıkıp gelir bir keçi kılığında ansızın sizi.
     Doğumu ellili yıllarda olan şairlerin arasından bir özel şairdir Varol. Dimdik duruşuyla, bencilce tavırların ve küçük çıkar ilişkilerinin dışında, özellikle günümüzde yaşanan ben odaklı ayak oyunlarına taviz vermeden şiirin onurunu omuzlarında ve devrimci nefesinde büyür şiiri o’nun.
        İncir kuşlarının, masal ülkesinde yaşar şiiri. Nar çiçekleriyle, yeşille, denizle nefes alan bir şiir, elbette böylesine dik duruşlu, böylesine alçakgönüllü olacaktı. Şair, sadece şiirin nefesine nefesini katmaktadır.
        Dersi Uzala’daki doğanın acısını kalbinde duyan ihtiyar avcının duyarlılığı nasılsa, şairin Toroslar’la uyumu da öyle. Toroslar’ın sadeliği, yüceliği, inceliği, börtü böceğinin çeşitliliği, kararlılığı, içtenliği şiirinin tam da ortasında, tam da ruhundadır.
        Ulu gövdeleri ağaçlarının, ah kara kız aşklarının, Akdeniz’in ruhunda gizlidir kekik kokuları ve Dragon çayında nefes alan sevişen pembe zakkum çiçekleri.
        Sizi çoban üzümü yemeğe değil, koklamaya davet eder aslında şiiri, Pataralı Kız şiirinde. Ellerindeki mersin kokusunu yaşarsanız, burnunuzla değil, ruhunuzla koklarsınız Karacaoğlan’ın kuğu beyazı aşklarını.
        Yıllar içinde Varol’un şiirinin giderek sadeleşen bir yapıya kavuştuğunu görüyoruz. Dize yapısının kendi içinde daha da sağlamlaştığı, netleştiği “Biliyorum nergis suluyorsun / şimdi / beni / kokuyorsun” örneğinde görüldüğü gibi ayakları, şiir toprağının en güzel yerine basmakta.
        Akdeniz’in kokusunu ve ruhunu öylesine içine sindirmiştir ki şair, onun köpüklerini izleyen, şiir portakalını çalan, balıkçı teknelerini yüzdüren hep o’dur.
        Susmuş pınarları suya kavuşturan, dağlı nergisleri aşkın gözlerinde çoğaltan, yemyeşil ırmakların pınarlara kanmadığı bir çağlayandır.
        Akdeniz’den alınmamış bir hevestir peşinden gittiği şairin.
        O heves ki, şiirin onurlu, aşkla, sabırla, dirençle örülü uzun bir gökyüzüne çevirir hayatını.
        Şiirin büyülü hevesine adanmış bir ömrün yüzüdür.
        O yüzün sevgisinin yeni imgelerle sonsuza dek yaşaması dileğimle...
        25.10. 2013


* Şair Halim Yazıcı’nın İncir Kuşu üzerine 26 Ekim 2013 günü Karşıyaka Veysel Çolak Atölyesindeki yaptığı konuşma.
Continue Reading...

24 Temmuz 2014 Perşembe

Dağın Denizin ve güneşin Şairi Hasan Varol

Arife Kalender


DAĞIN, DENİZİN VE GÜNEŞİN ŞAİRİ  HASAN  VAROL            

“Aynı yağmur altında ıslanacak
Çiçeği açmış birini
Arıyorum.

Kuğu beyazı
düş gibi
kızlar geçiyor…

Ozan, kendini Karacaoğlan mı sandın!”

     “Tek Başına Ağaç” şiirinde böyle diyor Hasan Varol. Şiire ilk başta oldukça sade ve sıradan bir söylemle başlıyor, bir arkadaşına usulca sır verircesine. Acelesi, telâşı, bağırtısı, gürültüsü yok. Ne istediğini biliyor, nasıl söyleyeceğini de. “Aynı yağmur altında ıslanacak, çiçeği açmış birini arıyormuş”…Bu kadar öz iletiyor diyeceğini. Eğmesi, bükmesi bölmesi yok. Pırıl pırıl denize girerken; onun sığ olduğunu düşündüğünüz ve bir anda derinleşmesiyle şaşırdığınız gibi, şaşırtıyor okuyucuyu. Çünkü o yalınlığın ve sade söylemin gerisinde çok katmanlı anlamlar sunuyor. Kısa, işlenmiş, bileylenerek biçimlenmiş şiirler bunlar.
     Yıllar önce ilk şiir kitabı olan “Ardıç Türküleri”ni okuduğum zaman da sevmiştim. Akdeniz kokuyordu, güneş ve Toros Dağları kokuyordu. Beyaz, köpüklü dalgaların sahile vuran yansımasına, dağların gölgesi vuruyor; Hasan Varol; denizle dağın ortasındaki insanın çıkmazlarını, yoksulluğunu, direnişini, acısını, tutsaklığını ve Karacoğlan toprağından miras aldığı sevdayı, dizeleriyle bizlere iletiyordu.
    “Sen bu denizsin
     ben de seveni
diyen, Varol’un şiirleri; insanın ezildiği, haksızlığa uğradığı yerde direngen ve kavgacı olduğu kadar; doğadaki insanı anlattığı yerde ise; o kadar barışçıl ve güler yüzlü. Dizelerde küçücük şeylerden mutluluk duyan bir çocuğun sıcak ve kirlenmemiş yüreğini görmemek olası değil.
    “İnsan yaşadığı yere benzer” diyor ya Cansever. Hasan Varol da yaşadığı yere benziyor. Sıcak, aydınlık ve her ırktan insanla kardeş. Akdeniz değil midir; tüm ırkların, inanışların buluşma noktası? Varol; insanlığın bu orta noktasından bakar dünyaya ve “kardeşçe bir hayat/ kentte arap’ı kürt’ü rum’u türk’ü…yazları denizde kardeşçe/ bir hayatı” dizeleriyle yaşadığı yeri betimler.

    Şair, doğadan esinlenir, onu örnek alır, şiirine fon olarak kullanır; ama doğa onun şair olmasına yetmez. Hasan Varol’un şiirlerinde; doğanın insanda yansıması kadar, insanın da  doğadaki izdüşümü vardır. Dağ, güneş, deniz üçlüsünün yanı sıra; yalnızca Antalya yöresine özgü ve diğer tarihi kalıntılar, mitolojik görüntüler de geçer. Yörenin inanç merkezlerinden, evliyalarından imgeler seçildiği gibi; sırf oraya özgü bitkilerinden de söz edilir.
   “Onlar dediler ki: “bir gün ya da günün bir kısmı kadar/ eğleştik” gül bahçesinde düş gibi/ yedi uyurlar üzüm bağları arasında üç şerefeli cami yanında/ dedeler köyünde/…/üzüm bağları arasında düş gibi”…

    Kendisinden önceki insanlık kadar, onun türküleri de yer yer şiire girer. “Sevsem öldürürler, sevmesem öldüm” diyen Karacaoğlan; yalnızca Külebi’nin değil, Varol’un da bacanağıdır sanki.
      Doğayı iyi tanır şair. Sütleğen şekeri, portakal çiçeği, arılar, kelebekler, kırlangıçlar, yağmur kuşları, kekik kokusu, asmalar, Ankara elması, meşe, ladin ağaçları, süt kaymağı, çağşır kokusu, yarpuz, güvercin, çobanüzümü, anızlar… şiirlerinde yer ederken, söyleyişin içtenliği, binbir kokuyu ve rengi getirir.

      Hasan Varol şiirini önemli kılan sade ve yalın söyleminin yanı sıra; büyük kentlerin çoktan unuttuğu doğayı; şiirden uçurtmalarıyla bizlere getirmesidir. Uçurtma diyorum, çünkü dizelerin arı ve duruluğundan; çoktan unuttuğumuz bir çocuk yüreğinin coşkusu ve tazeliği sezinlenir. Son yıllarda insanın ve şiirinin ne denli kirlendiği ve hangi oyunlara araç olduğu düşünülürse; Hasan Varol’u kutlamak gerekir. Şair; şiiri sarp yollara vurarak, bağırarak, dizeyle, anlamla oynayarak sözünü ünlemeyi düşünmez. Bu yüce gönüllü duruşu da, yaşadığı toprakların insanından; yörüklerinden, göçerinden öğrenmiştir. Şiiri, Torosların yücesinde gezdirirken; denizin dibine dalmayı da bilir. Bu yüzden bir çok dizesinde şiir, şiir, şiir geçer.

“Uykunuzun ne kadarı sizin
Ne kadarı düşlere yorgan
Garip bir hal bu
Şiir uykulu ben uykusuzum”

     Irmaklarla yolculuğa çıkan, rüzgârla söyleşen, dağları şiirle dolaşan, acılarını güneşte kurutan Hasan Varol’un şiiri;  her mevsim kendisini yenileyen, okuyana da yeşillikler, mavilikler sunan bir şiir. Doğanın ve insanın hızla tüketildiği günümüzde bu dizelere gereksinim var, umut olsun diye…

“Sen salep çiçeği gibisin ya
Baktım, baktım, baktım…
Usanmadım,
Doyamadım da.”

     İster salep çiçeğinin güzelliğini düşünün, ister ona bakan gözleri. Ama şiir dildir, dildedir. Bence en güzeli Hasan Varol’un bu kısa ve sade şiirindeki anlam katmanlarını, ya da söyleyişteki içtenliği düşünün…
    O nergis kokluyordur şimdi, kokusu buraya geldi…   

Arife Kalender
(Kurşun Kalem dergisi sayı 25, Eylül-Ekim 2013)   


Kaynaklar:
Ardıç Türküleri-Hasan Varol
Çiçek Atlasım-  Hasan Varol
Kalbim Uçurtma-Hasan Varol
Aşka Süt Portakal Çiçeğim- Hasan Varol

Deniz-Hasan Varol
Continue Reading...

Followers

Follow The Author